Ruh Eşimiz Gerçekten Var mı ?

İnsanlar neden bir ruh eşi arar ve bunun gerçek olduğuna inanmak ister, hiç düşündünüz mü? Belki de yanıt, içimizde taşıdığımız o kadim eksiklik hissinde gizlidir. Bütün olma arzusu, yarım kalan bir cümlenin noktasını arar gibi bizi bir “öteki”ne yönlendirir. Ruh eşimizin var olduğuna inanmak, bu eksikliği bir gün tamamlayacağımıza dair içimizde büyüttüğümüz en güçlü umutlardan biridir.

Hepimiz için bir eşin var olduğu düşüncesi kulağa hem romantik hem de güven verici gelir. Sanki bir yerde, bizi bizden daha iyi anlayacak biri mutlaka vardır. Ancak dünyadaki milyarlarca insanı ve sayısız olasılığı düşündüğümüzde, yalnızca tek bir “doğru” eş olduğu fikri ne kadar gerçekçidir?

Matematiksel olarak bakıldığında bile, yanlış eşleşme ihtimali oldukça yüksektir. Doğduğumuz şehir, ülke, aile, aldığımız kararlar, karşılaştığımız insanlar ve zamanın kendisi… Tüm bunlar olası ruh eşlerimizle hiç karşılaşmamıza bile engel olabilir. Belki ruh eşimiz başka bir kıtada, başka bir hayatın tam ortasında yaşıyor. Belki de çoktan hayatımıza girip yanlış zamanda yanlış koşullarda çıkıp gitti.

Öyleyse şu soruyu sormak gerekir: Ruh eşi, gerçekten kaderin bize ayırdığı tek bir insan mı, yoksa zihnimizin yarattığı romantik bir yanılsama mı? Ve daha da önemlisi, biz bir ruh eşini mi arıyoruz, yoksa kendimizde eksik hissettiğimiz parçayı mı?

Psikolojiye göre “ruh eşi” diye adlandırdığımız kişi, çoğu zaman bilinçdışımızın tanıdık bulduğu bir figürdür. Bu tanışıklık hissi, gerçek bir kader bağından çok, geçmiş deneyimlerimizin ve çocuklukta öğrendiğimiz bağlanma biçimlerinin bir sonucudur. İnsan zihni, kendisine tanıdık geleni güvenli zanneder; hatta bu tanıdıklık acı verici bile olsa.

Birine “onu yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim” dememizin ardında, çoğu zaman beynimizin geçmişte benzer bir duyguya, bakışa, davranış kalıbına rastlamış olması yatar. Bu durum, sağlıklı bir bağdan değil; tekrar eden bir şemadan da kaynaklanabilir. Kimi zaman birini sevmemizin asıl nedeni, onun bize iyi gelmesi değil, tanıdık gelmesidir.

Aşk zannettiğimiz birçok duygu, aslında bağlanma ihtiyacının ve tamamlanma arzusunun bir ürünüdür. İnsan, eksik hissettiği yanlarını karşısındaki kişiye yükler ve ondan, kendisini bütünleştirmesini bekler. Bu yük, ilişkinin başında romantik bir anlam taşısa da zamanla ağır bir beklentiye dönüşür. İki bireyin birbirini tamamlaması değil, iki eksik parçanın birbirine tutunması söz konusu olur.

Bu noktada “ruh eşi” fikri, gerçekte sağlıklı bir birlikteliğin değil; derin bir tatmin arayışının romantize edilmiş halidir. Oysa uzun ömürlü ve gerçek bağ, iki güçlü ve bütün bireyin, birbirini kurtarma çabası olmadan kurduğu bir ilişkide doğar.

İnsan, çoğu zaman sevgiyi değil; tanıdık olanı seçer. Çocuklukta öğrenilen bağlanma biçimleri, görülmeyen yaralar ve kabul edilme arzusu, yanlış kişileri “doğru” gibi hissetmemize neden olur. Zihin, eksik kalan parçayı karşısındaki kişide tamamlamak ister. Bu yüzden karşımıza çıkan kişiyi değil, onun bizde uyandırdığı “iyileşme umudunu” severiz. Oysaki bu, bir sevme biçiminden çok, bir tamamlama çabasıdır.

Yanlış kişileri doğru sanmamızın bir diğer nedeni ise, acıyı aşina bir duygu olarak benimsememizdir. Huzur bazen bize sıkıcı, iyilik şüpheli, sağlıklı ilişki ise mesafeli gelebilir. Çünkü zihnimiz, kaosu sevgiyle karıştırmıştır. Oysa gerçek sevgi, fırtına değil; limandır.

Ruh eşi sandığımız kişiler, bazen sadece bizi kendimize götürmek için yolumuza çıkan öğretmenlerdir. Belki de asıl ruh eşimiz, hayatımıza giren bir insandan çok, kendimizle kurduğumuz o derin, dürüst ve saf bağdır. Çünkü bir ruh, kendi özünü bulmadan başka bir ruhta tamamlanamaz.

Öyleyse asıl soru şudur: Biz gerçekten bir ruh eşi mi arıyoruz… yoksa kendimizle yüzleşmekten mi kaçıyoruz?

ELİF SU KARAHAN.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir